HZ. MEHDİ ORTAYA ÇIKTIĞINDA NEDEN TANINMAYACAKTIR?

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), müminleri Hz. Mehdi'nin gelişiyle müjdelemiş ve bu mübarek şahıs ortaya çıktığında tüm Müslümanların kendisine katılması gerektiğini bildirmiştir:

Ey insanlar, muhakkak Allah-u Teala size zalimleri, münafıkları ve onlara uyanları menetmiş ve size ümmet-i Muhammed'in en hayırlısı olan ve Mekke'de bulunan ismi Ahmet, babasının ismi Abdullah olan Hz. Mehdi'yi reis kılmıştır, ona katılınız.

Ancak buna rağmen insanların büyük çoğunluğu bu kutlu şahsı ilk ortaya çıkışında tanıyamayacaktır. Hatta kimileri de tam tersi bir düşünceye kapılacak, ona destek olmaktan kaçınacak, ondan uzak duracak ve ona karşı olumsuz bir faaliyet içerisine gireceklerdir.

Tüm Müslümanların asırlardır büyük bir heyecanla bekledikleri bu mübarek insanın tanınmamasının ise pek çok sebebi olacaktır. Peygamberimiz (sav)'in hadisleri ve İslam alimlerinin açıklamaları doğrultusunda bu sebeplerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Hz. Mehdi'nin Haksızlığa ve İftiraya Uğraması Tanınmasını Engelleyecektir

Kuran'da, Allah'ın elçilerinin ve onlar gibi, insanları din ahlakına uymaya davet eden salih kişilerin menfaatperestlik, delilik, kendini beğenmişlik, büyücülük gibi türlü iftiralarla itham edildikleri haber verilmektedir. Ancak salih Müslümanlar kendilerine yöneltilen iftiraları her zaman örnek bir sabır ve tevekkülle karşılamış, inkarcıların tüm baskılarına rağmen Allah'ın emrettiği ahlakı yaşamaya ve insanları doğru yola davet etmeye devam etmişlerdir. Kuran ayetlerinde elçilerin karşılaştıkları bu durumu anlatan örneklerden bazıları şöyledir:

Yazıklar olsun kullara; ki onlara bir elçi gelmeye görsün, mutlaka onunla alay ederlerdi . (Yasin Suresi, 30)

Onlar için öğüt alıp-düşünmek nerede? Onlara, açıklayan bir elçi gelmişti. Sonra, ondan yüz çevirdiler ve dediler ki: "(Bu,) Öğretilmiştir, bir delidir ." (Duhan Suresi, 13-14)

İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: " Büyücü ve cinlenmiş " demişlerdir. Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler. (Zariyat Suresi, 52-53)

Hani Musa, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, gerçekten benim sizin için Allah'tan gönderilmiş bir elçi olduğumu bildiğiniz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz? " İşte onlar eğrilip-sapınca Allah da onların kalplerini eğriltip saptırmış oldu. Allah, fasık bir kavmi hidayete erdirmez. (Saff Suresi, 5)

Ayetlerde bildirildiği gibi, insanların bir kısmı açık deliller ve mucizeler görmelerine rağmen, kendilerini Allah'a iman etmeye davet eden elçilerden yüz çevirmiş ve onlara karşı cephe almışlardır. Kuran'da geçmiş toplumların karşı karşıya kaldıkları bu durumun Allah'ın bir adetullahı olduğu belirtilmiş; tüm Müslümanların benzeri zorluklarla denenebilecekleri, çeşitli iftiralara uğrayabilecekleri, Kuran ahlakından uzaklaşmaları için manevi baskı görebilecekleri haber verilmiştir. Allah bu gerçeği, "Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?…" (Bakara Suresi, 214) ayetiyle bizlere bildirmiştir. Bir başka Kuran ayetinde ise müminlerin inkar edenlerden çeşitli baskılar görecekleri şöyle açıklanmaktadır:

Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i İmran Suresi, 186)

Ve yine Kuran'da bildirilen adetullah gereği, müminlerin aleyhine kurulan her tuzak en başından bozulmuş, atılan her iftira da boşa çıkmış olarak yaratılmıştır. Allah Kuran'da, inkar edenlerin bu girişimlerinin daima müminlerin lehinde sonuçlanacağını haber vermiştir. Ahirette ise Allah, elçilerine ve salih kullarına haksız yere eziyet eden bu kimseler için aşağılatıcı bir azap olduğunu bildirmiştir:

Gerçek şu ki, Allah'a ve elçisine eziyet edenler; Allah, onlara dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar için aşağılatıcı bir azap hazırlanmıştır. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara irtikab etmedikleri (bir suç) sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir. (Ahzab Suresi, 57-58)

İnkar edenler ve müşrikler, elçilerin tebliğ ettikleri hak dinin yıllardır devam ettirdikleri kendi yerleşik menfaat düzenlerine zarar vereceğini düşünerek, salih müminleri kendilerine düşman edinmişlerdir. Bu, insanların Allah'a iman etmelerini engelleyebilmek ve elçilerin tebliğlerini geçersiz kılabilmek amacıyla inkar edenlerin yüzyıllardır uyguladıkları bir yöntemdir. Peygamber Efendimiz (sav) de hadislerinde, kendisinden sonra gelecek tüm elçilerin ve evliyaların Allah'ın gönderdiği dini tebliğ etmeleri ve yaymaları nedeniyle çeşitli zorluk ve iftiralara maruz kalacaklarını haber vermiştir. Bir başka hadisinde ise Peygamberimiz (sav), kendi soyundan gelen halkının kendisinden sonra pek çok zorluk ve sıkıntıyla karşılaşacaklarını bildirmiştir:

... Biz öyle bir ev halkıyız ki; Allah bizim için ahireti dünyaya tercih etmiştir. Benim Ehl-i Beytim (soyum) muhakkak benden sonra bela, kaçırılma ve sürgüne uğrayacaktır. Benden sonra Ehl-i Beytim (soyum) bela ve mihnetlerle (eziyet, sıkıntı) karşılaşacaklar ve darbe maruz kalacaklardır.

Peygamberimiz (sav)'in pek çok hadisinde belirtildiği gibi, Hz. Mehdi de Peygamberimiz (sav)'in ev halkından yani onun soyundan gelecek bir şahıs olacaktır. Bu hadislerden biri şöyledir:

"Mehdi, bizden, Ehl-i Beyttendir."

Hadislerde Hz. Mehdi'nin, diğer evliya ve enbiyalar gibi, türlü haksızlıklara ve ağır suçlamalara maruz kalacağı ayrıca şöyle bildirilmektedir:

... (Mehdi) İki rekat namaz kılar. Namazdan dönünce şöyle der: "Ey insanlar! Ümmet-i Muhammed ve bilhassa onun Ehl-i Beyti çok belalar gördü ve bizler kahr (azap) ve haksızlığa maruz kaldık (uğradık). "

Başka bir rivayette ise, Hz. Mehdi'ye, ahir zamanda ona ve Hz. İsa'ya karşı büyük bir mücadele verecek olan Deccal'in destekçileri tarafından baskı uygulanacağı haber verilmiştir. Hadisin işaret ettiğine göre, Hz. Mehdi'nin ve Hz. İsa'nın fikri mücadelesine karşılık Deccal ve destekçileri bu mübarek şahısları engellemek, tutuklamak, topraklarından sürmek ya da öldürmek amacıyla çeşitli tuzaklar kuracaklardır.

Peygamberimiz (sav)'in tüm bu hadislerinden, Hz. Mehdi ve cemaatinin yoğun bir karalama ve iftira kampanyası ile mücadele etmek zorunda kalacaklarına işaret edildiği anlaşılmaktadır. Dönem ahir zaman olduğu için, insanların büyük kısmında hakim olan derin şüphecilik, güvensizlik, sabırsızlık ve sadakatsizlik, çoğu kimsenin bu iftiralara kulak vermelerine, samimi Müslümanlara ise itimat etmemelerine neden olacaktır.

Bediüzzaman Said Nursi, bu dönemi bir sözünde şöyle tarif etmektedir:

... Hem yirmi seneden beri tahribkarane (yıkıcı şekilde) çok dehşetli zulüm altında o derece ahlak bozulmuş ve sabır ve sadakat kaybolmuş ki, ondan belki de yirmiden birisine itimad edilmez (güvenilmez)… (Kastamonu Lahikası, sf. 86)

Büyük İslam alimi Bediüzzaman'ın da belirttiği gibi, ahir zamandaki ahlaki bozulma nedeniyle insanlar Hz. İsa ve Hz. Mehdi'ye şüpheyle yaklaşacaklar, onların Allah'ın dinini yaymak amacıyla yaptıkları faaliyetlerinin değerini anlamayacak, hatta bu kıymetli insanların hizmetlerini engellemeye çalışacaklardır. Bediüzzaman'a göre, bu nedenle tüm İslam dünyasının heyecanla beklediği Büyük Müceddid (her yüzyıl başında gönderilen büyük İslam alimi) uzun yıllar boyunca insanlar arasında Mehdi sıfatıyla tanınmayacaktır. Tam aksine toplumun önemli bir kesimi onu –tarihteki tüm Müslümanlara karşı olduğu gibi- dinlerini dejenere etmekle, sapkınlıkla, yalancılıkla ve daha birçok asılsız iftiralarla suçlayacaklardır. Ancak, hadislerde işaret edildiği üzere, Hz. Mehdi tüm bu karalama ve iftiralara çok üstün bir sabır ve tevekkülle karşılık verecek, din ahlakını yaşamada ve tebliğ etmekteki kararlılığından taviz vermeyecektir.

Peygamberimiz (sav), Hz. Mehdi'nin göstereceği bu üstün ahlakı hadislerinde şöyle belirtmiştir:

İnsanlar, hakka dönünceye kadar mücadelesine devam edecektir.

Fitneleri önlemenin kendisine zor gelmeyeceği ve öldürmenin de onu vazgeçiremeyeceği Ehli Beytime mensup birisi sahip olmadan günler ve geceler bitmeyecektir.

Peygamber Efendimiz (sav) diğer bir hadisinde tüm bu baskı ve saldırıların Hz. Mehdi'yi daha da güçlendireceğine işaret etmiştir:

Mümin şahıs (Mehdi) Deccal'i görünce: "Ey insanlar! Resulullah'ın zikrettiği Deccal işte budur" der. Deccal hemen onunla ilgili emrini verir de o zat karnı üzerine uzatılır ve arkasından: "Onu alın da yaralayın" der. Artık o zatın sırtı ve karnı döve döve genişletilir. Bu sefer onu iki eli ve iki ayağı ile yakalar da fırlatır atar. İnsanlar Deccal'in onu bir ateş içine attığını sanırlar. Halbuki o bir cennet içine atılmıştır.33

Hadiste mecazi anlamda kullanılan, Hz. Mehdi'nin "sırtı ve karnından dövüle dövüle genişletilmesi" ifadesi, aleyhinde kurulan tüm tuzakların Hz. Mehdi'yi daha da güçlendireceğine, tebliğinin etkisini daha da artıracağına işaret ediyor olabilir. (En doğrusunu Allah bilir).

Hadiste ayrıca, Deccal ve taraftarlarının yapacakları her türlü sözlü ya da yazılı saldırının, halkın nazarında sözde Müslümanların itibarlarını zedelemek için ortaya atacakları her iftira ve karalamanın, Hz. Mehdi cemaatinin hayrına olacağına da işaret edilmektedir. Hz. Mehdi aleyhinde yürütülecek olan tüm bu faaliyetler, salih müminlerin dünya çapında daha iyi tanınmalarına, mümin vasıflarının daha fazla ortaya çıkmasına, Allah'a olan imanlarında derinleşmelerine ve Allah'ın izniyle cennette derecelerinin artmasına vesile olabilir. (En doğrusunu Allah bilir).

Tarih Boyunca Gönderilen Peygamberler de Çeşitli İftiralarla İtham Edilmişlerdir

Tarih boyunca, yeryüzünde ahlaksızlığı ve bozgunculuğu yaygınlaştırmak isteyen insanlar, kendilerini doğru yola çağıran salih müminlere karşı iftira yöntemini kullanmışlardır. Bu yöntem Hz. Nuh'tan Hz. Süleyman'a, Hz. Musa'dan Hz. Muhammed (sav)'e, Allah'ın tüm elçilerine ve yanlarındaki salih müminlere karşı kullanılmıştır. Ancak Allah'ın izniyle hiçbir zaman amacına ulaşamamış; atılan iftiralar bu kıymetli insanlara zarar verememiştir. Allah daima salih kullarını bu ithamlardan temize çıkarmıştır. Kuran'da bu konuda verilen örneklerden biri Hz. Musa'dır:

Ey iman edenler, Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah Katında vecihti. Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve sözü doğru söyleyin. (Ahzab Suresi, 69-70)

Tarih boyunca gönderilmiş olan tüm elçi ve peygamberlerin aynı durumla karşılaşmış olmaları, Hz. Mehdi'ye yöneltilen iftiraların, sözlü ya da fiili saldırıların da ahir zamana yönelik çok önemli birer alamet olduğunu göstermektedir.

Ancak geçmişte Müslümanlara atılan iftiralar nasıl sonuçsuz kaldıysa, ahir zamanda da Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin Kuran ahlakını tüm insanlar arasında yerleşik kılmalarını engellemek isteyenlerin iftiraları da -Allah'ın izniyle- aynı şekilde sonuçsuz kalacaktır. Allah bir ayetinde müminlere karşı düzen kuran kimselerin içine düştükleri durumu şöyle bildirmektedir:

Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar. (Enam Suresi, 123)

Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde de, Hz. Mehdi ve cemaatine yönelik saldırı ve iftiraların etkisiz kalacağına ve tüm bunların bu mübarek topluluğun şevkini, heyecanını ve Allah'ın dinine olan bağlılığını daha da artıracağına yönelik işaretler yer almaktadır. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde bu kutlu cemaatin bu özelliğini şu şekilde tarif etmektedir:

Sizden sonra onlarla mücadele etmek için Müslümanların en hayırlıları (Mehdi cemaati) çıkar ki, onlar Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından, dedikodusundan korkmayan İslam ahalisidir...34

Tüm bu bilgiler, salih müminlerin ne kendilerine ne de diğer inananlara atılan iftiralar karşısında tedirginliğe kapılmamaları ve Müslümanların kardeşlerine şüpheyle bakmamaları gerektiğini göstermektedir. Müminin yapması gereken, yaşadığı her olayı, inkarcıların sözlü ve fiili saldırılarını hep Kuran'da bildirilen bakış açısına göre değerlendirmektir. Geçmişte Allah'ın elçileri ve yanındakiler maruz kaldıkları iftiralara nasıl güzel bir sabır ve itidalli bir tutumla karşılık verdilerse, günümüzde de tüm müminler aynı tevekküllü tavrı göstermelidirler. Bu şekilde Kuran ayetleri doğrultusunda düşünmeleri, Allah'ın izniyle, insanların Hz. Mehdi'yi tanımalarının önündeki engellerin de kalkmasına vesile olacaktır.

Büyücülük İftirası

Andolsun, Biz Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik; Firavun'a, Haman'a ve Karun'a. Ama onlar: "(Bu,) Yalan söyleyen bir büyücüdür " dediler. (Mümin Suresi, 23-24)

İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: " Büyücü ve cinlenmiş " demişlerdir. Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler. (Zariyat Suresi, 52-53)

İçlerinden bir adama: "İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri Katında 'gerçek bir makam' olduğunu müjde ver" diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkar edenler: "Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür " dediler. (Yunus Suresi, 2)

Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin: "Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz" dediklerini çok iyi biliriz. (İsra Suresi, 47)

Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin . Sen yalnızca bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin; eğer doğru sözlü isen, bu durumda bir ayet (mucize) getir-görelim." (Şuara Suresi, 153-154)

… Zulmedenler dedi ki: "Siz olsa olsa, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz." (Furkan Suresi, 8)

Yalancılık İftirası

Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum. " (Kasas Suresi, 38)

İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kafirler dedi ki: "Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey." (Sad Suresi, 4-5)

Semud (kavmi) de uyarıları yalanladı. Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (delalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen , kendini beğenmiş bir şımarıktır." Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip-öğreneceklerdir. (Kamer Suresi, 23-26)

Kavminin önde gelenlerinden inkar edenler dediler ki: "Gerçekte biz seni 'akli bir yetersizlik' içinde görüyoruz ve doğrusu biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz." (Hud:) "Ey kavmim" dedi. "Bende 'akıl yetersizliği' yoktur; ama ben gerçekten alemlerin Rabbinden bir elçiyim" dedi. "Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm." (Araf Suresi, 66-68)

Delilik İftirası

Ya da kendi elçilerini tanımadılar mı ki, şimdi onu inkar ediyorlar? Yahut: " Onda bir delilik var " mı diyorlar? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar. (Müminun Suresi, 69-70)

Onlar: "Ey kendisine kitap indirilen (Muhammed). Gerçekten sen cinlenmiş (bir deli)sin ," dediler. (Hicr Suresi, 6)

O inkar edenler, zikri (Kur'an'ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. "O, gerçekten bir delidir " diyorlar. (Kalem Suresi, 51)

Sonra, ondan yüz çevirdiler ve dediler ki: "(Bu,) Öğretilmiştir, bir delidir ." (Duhan Suresi, 14)

Kavminin önde gelenlerinden inkar edenler dediler ki: "Gerçekte biz seni 'akli bir yetersizlik' içinde görüyoruz ve doğrusu biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz." (Araf Suresi, 66)

"O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin." "Rabbim" dedi (Nuh), " Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et." (Müminun Suresi, 25-26)

Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuz (Nuh)u yalanladılar ve: " Delidir " dediler. O 'baskı altına alınıp engellenmişti.' (Kamer Suresi, 9)

(Firavun) Dedi ki: "Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir. " (Şuara Suresi, 27)

Fakat o, 'bütün kişisel ve askeri gücüyle' yüz çevirdi ve: "(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir " dedi. Bunun üzerine, Biz onu ve ordularını yakalayıp denize attık; (ki o,) 'kınanacak işler yapıyordu.' (Zariyat Suresi, 39-40)

Sapkınlık İftirası

Dediler ki: " Bunlar herhalde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp-çıkarmak ve örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dininizi) yok etmek istemektedirler. Bundan ötürü, tuzaklarınızı biraraya getirin, sonra gruplar halinde gelin; bugün üstünlük sağlayan, gerçekten kurtuluşu bulmuştur." (Taha Suresi, 63-64)

Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp-yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum. " (Mümin Suresi, 26)

Kavminin önde gelenleri: "Gerçekte biz seni açıkça bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' içinde görüyoruz" dediler. (Araf Suresi, 60)

Doğrusu, 'suç ve günah işleyenler,' kimi iman edenlere gülüp-geçerlerdi. Yanlarına vardıkları zaman, birbirlerine kaş-göz ederlerdi. Kendi yakınlarına döndükleri zaman neşeyle dönerlerdi. Onları gördükleri zaman ise: "Bunlar elbette şaşkın-sapıklardır " derlerdi. (Mutaffifin Suresi, 29-32)

İnkarcıların Alay ve Kin Dolu Sözleri

Kavminden, ileri gelen inkarcılar: "Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana , sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, biz sizi yalancılar sanıyoruz" dedi. (Hud Suresi, 27)

Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: "Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?" "Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamadan yoksun olan (biri)dir." (Zuhruf Suresi, 51-52)

Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi. Sonunda Bizi öfkelendirince, Biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk. Bu suretle onları, sonradan gelecekler için bir selef ve bir örnek kıldık. (Zuhruf Suresi, 54-56)

Şımarıklık ve Kendini Beğenmişlik İftirası

Semud (kavmi) de uyarıları yalanladı. Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (delalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz." "Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır. " Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip-öğreneceklerdir. (Kamer Suresi, 23-26)

Menfaat ve İktidar Peşinde Olduğu İftirası

Onlar: "Siz ikiniz (Hz. Musa ve Hz. Harun), bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" dediler. (Yunus Suresi, 78)

... Bu sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor... (Müminun Suresi, 24)

Halkın Güvenliğini ve Huzurunu Tehdit Ettiği İftirası

(Firavun,) Çevresindeki önde gelenlere: "Bu" dedi, "Doğrusu bilgin bir büyücüdür. Büyüsüyle sizi yurdunuzdan sürüp çıkarmak istiyor ; ne buyurursunuz?" (Şuara Suresi, 34-35)

Firavun: "Ben size izin vermeden önce ona iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı burdan sürüp-çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz." (Araf Suresi, 123)

Hz. Yusuf'a Atılan İftira

Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte Biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz. Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: "İsteklerim senin içindir, gelsene" dedi. (Yusuf) Dedi ki: "Allah'a sığınırım. Çünkü o benim efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez." Andolsun kadın onu arzulamıştı, - eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi- o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle Biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis kullarımızdandı. Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: " Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka cezası ne olabilir?" (Yusuf Suresi, 22-25)

Kadın dedi ki: " Beni kendisiyle kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden olacak. " (Yusuf Suresi, 32)

Hz. Meryem'e Atılan İftira

Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik, o da, düzgün bir beşer kılığında görünmüştü. Demişti ki: "Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma)." Demişti ki: "Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)." O: "Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken" dedi. "İşte böyle" dedi. "Rabbin, dedi ki: -Bu Benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır)." Ve iş de olup bitmişti. (Meryem Suresi, 16-21)

Böylece onu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: "Ey Meryem, sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yaptın." "Ey Harun'un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın, utanmaz (bir kadın) değildi." (Meryem Suresi, 27-28)

Yukarıdaki ayetlerde haber verilen bu iftiraların hepsi ve daha da fazlası, hadislerde ve İslam alimlerinin sözlerinde haber verildiğine göre, Hz. Mehdi için de ortaya atılacaktır. Delilik, yalancılık, sapkınlık, menfaatperestlik, insanları doğru yoldan uzaklaştırmak gibi iftiralarla itham edilmesi nedeniyle bu mübarek insana karşı halkta olumsuz bir kanaat oluşacak olabilir. Hadislerde bu korku, tedirginlik ve şüphe nedeniyle de insanların Hz. Mehdi'den uzak duracaklarına işaret edilmektedir.

Bediüzzaman Said Nursi'ye Karşı da Aynı İftira Yöntemleri Kullanılmıştır

Allah'ın dinine olan bağlılığı ve Allah yolundaki kararlılığı, samimiyeti, ihlası ile bilinen her Müslüman, inkar edenlerin fiili ve sözlü saldırılarına uğramıştır. Çok yakın bir geçmişte bazı inkarcı çevrelerin düşmanlığı ile karşılaşmış ve vefatına kadar yaşadığı zulüm ve sıkıntılara sabırla tevekkül etmiş olan 13. yüzyılın müceddidi Bediüzzaman Said Nursi, bu konudaki önemli örneklerden biridir. İnsanları Allah'ın varlığını ve sonsuz kudretini takdir etmeye, kainattaki yaratılış delilleri üzerinde düşünmeye ve Kuran ahlakını yaşamaya davet eden Bediüzzaman, tarih boyunca gönderilmiş tüm elçiler gibi, din ahlakına düşman olan bazı kişilerin iftiralarına maruz kalmıştır. 13. asrın büyük müceddidi olduğu halde, yaşadığı toplumda bir müceddid olarak da tanınmamıştır. Hatta dönemin bir kısım alimleri kendisinin ne kadar üstün ve mübarek bir şahıs olduğunu fark edemeyerek ona muhalefet etmiş ve kendisini çeşitli iftiralarla itham etmişlerdir.

Bediüzzaman bu nedenlerle hayatının çok büyük bir kısmını hapishanelerde veya sürgünde geçirmiştir. Yaşadığı dönem boyunca bu kıymetli insanın değeri tam olarak anlaşılmamış, hikmetli eserlerini ortadan kaldırmak isteyen bazı çevreler tüm güçleriyle ona saldırmışlardır. Bu değerli insanın görüşlerinden ve tefekkürlerinden faydalanmak yerine onu susturmayı kendilerine hedef edinmişlerdir.

Bediüzzaman Said Nursi, 20. yüzyılda yetişmiş en büyük İslam alimlerinden biridir. 87 yıl süren hayatı boyunca İslam dinini insanlara anlatmış, materyalist felsefeye, din ve mukaddesat düşmanlarına karşı büyük bir fikri mücadele vermiştir. 6000 sayfalık dev eseri Risale-i Nur , hem çok derin bir Kuran tefsiri, hem de materyalist felsefeyi çürüten ve iman hakikatlerini çok hikmetli bir şekilde ortaya koyan muazzam bir yapıttır. Bediüzzaman Said Nursi, ahiret, ölüm, kader, iman, nefsin kötülükleri gibi birçok konuyu eserlerinde çok hikmetli örneklerle, derin ve etkileyici bir üslupla anlatmıştır. Onun samimi ve hikmetli üslubu binlerce insanın Allah'a iman etmesine ve imanda daha da derinleşmesine vesile olmuştur.

İnsanları Kuran ahlakına, hak dine davet etmek için verdiği bu fikri mücadelede Bediüzzaman Said Nursi'nin karşısına çıkan en büyük engellerden biri ise, materyalist felsefeyi ve din düşmanlığını hayat şekli olarak gören bazı çevreler olmuştur. Bu çevreler, ''din ahlakından uzak bir toplum oluşturma'' hedeflerini gerçekleştirmek için büyük çaba sarf etmişlerdir. Bediüzzaman Said Nursi de bu gibi asılsız felsefeleri çürüten, dinin akıl ve ilimle çatışmadığını, tam tersine aynı noktada birleştiğini ortaya koyan ve toplumda büyük bir manevi uyanış başlatan bir İslam alimidir. Bediüzzaman kendi fikri mücadelesini ve bu mücadelenin en önemli amaçlarından birini şu sözlerle tarif etmektedir:

... Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz).

O ileride gelecek acib şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı (ordunun arkasındaki kuvvet) ve o büyük kumandanın pişdar (önde giden, öncü) bir neferi olduğumu zannediyorum.

Bediüzzaman'ın sözlerinde de açıkça ifade ettiği gibi o kendisini, ahir zamanın mübarek şahıslarına yani Hz. İsa ve Hz. Mehdi'ye manevi olarak zemin hazırlayan bir er olarak tarif etmektedir. Yaşadığı dönemde kendisini engellemek için atılan iftiralar, hakkında ileri sürülen yalanlar Bediüzzaman'ın fikri mücadelesinin büyüklüğünün ve öneminin, hiç şüphesiz, en önemli göstergelerindendir. Bu iftiraların kimi zaman günümüzde dahi gündeme getirilmesi, yapılan çalışmaların etkisinin büyüklüğünü gösterir.

Bediüzzaman'ın Allah'ın varlığını, milli ve manevi değerlerin önemini anlatan çalışmalarından rahatsız olan çevreler, ellerinde bulunan bazı basın organlarını da kullanarak, Bediüzzaman'a karşı en olmadık iftiraları atmışlardır. Örneğin bir gazetede Bediüzzaman'a "bazı safdilleri kandırarak kendilerinden para çekmek" 37 şeklinde iftira edilmiştir. Aynı gazetede farklı tarihlerde ise, " Said-i Nursi mühimsenecek bir kimse değildir. Maddi ve manevi menfaatler sağlamak amacında olan bir kimsedir'' diye yalan haberler yayınlanmıştır.

Dünyadan hiçbir beklentisi olmayan, hiçbir malı mülkü bulunmayan, kendi deyimiyle ''kendisini beğenmemeyi kendisine meslek edinen'' 38 ve son derece mütevazı bir hayat yaşayan Bediüzzaman'a "talebelerinden para sızdırmak", "liderlik hırsını tatmin etmek" gibi haksız ve gerçeklerle hiçbir şekilde bağdaşmayan, asılsız iftiralar atılmıştır. Bu çirkin iftiraların amacı, bazı çevrelerin bu yolla Bediüzzaman'ı kendilerince "etkisiz, güvenilmez ve sözü dinlenmez" duruma getirebilmek olmuştur.

Bu iftiralar, geçmişte peygamberlere atılan iftiraların benzerleridir. Peygamberler de kavimleri tarafından, dini kullanarak menfaat elde etme iftirasıyla itham edilmişlerdir. Bediüzzaman bu iftiraların sonucunda hapis cezası almış ve Eskişehir hapishanesine gönderilmiştir. Eskişehir hapishanesinden tahliye olan Bediüzzaman, Kastamonu'da karakol karşısında bir evde oda hapsine alınmıştır. 8 sene sonra gelen Denizli Mahkemesi, kendisine 20 ay hapis cezası vermiş, daha sonra Bediüzzaman Emirdağ'a ''mecburi ikamet''e yollanmıştır.

Bütün bu olaylar sırasında sayısız işkence ve eziyete maruz kalmış, defalarca zehirlenmiştir. İlerleyen yıllarda da, son derece yaşlı ve hasta olmasına rağmen özellikle soğuk, nemli ve havasız hücrelerde tutulmuştur. Ancak, kendisine yapılan tüm bu eziyetlere sabır ve tevekkülle karşılık vermiş, imanının ve Allah'a olan bağlılığının ne kadar güçlü olduğuna tüm insanlar şahit olmuşlardır.

Bediüzzaman Said Nursi, Kuran ayetlerinde verilen örneklerde olduğu gibi "delilik" iftirası ile de karşılaşmıştır. 1908 yılında, yine suni olarak oluşturulan sebeplerle, mahkemeye sevk edilmiş ve mahkemenin görevlendirdiği doktor heyeti kendisine ''akli dengesi bozuk'' raporu vermiştir. Daha sonra sevk edildiği akıl hastanesindeki doktor, Bediüzzaman'ın kendisiyle konuşması sonucunda ''Bu adamda delilik varsa, dünyada akıllı yoktur'' 39 diyerek, raporun asılsızlığını vurgulamıştır. Bediüzzaman bundan sonra da söz konusu çevrelere ait basın organlarında sık sık delilik suçlamasıyla gündeme gelmiştir.

Bunun gibi Bediüzzaman ve talebeleri için öne sürülen iftiralardan bir diğeri de, "İnanç Sömürücüleri" başlıklı yazı dizisiyle dönemin gazetelerinden birinde yer almıştır. Bu yazı dizisinde Bediüzzaman Said Nursi'nin talebeleri hakkında da Kuran'daki inkarcıların ''büyülenmişler'' iftirası tekrarlanmış ve ''Bunlar sadece ve sadece dini bir taassupla ona bağlanmışlar, gözleri kafaları başka bir şeyi görmez, anlamaz olmuştu'' 40 şeklinde iftiralar yazılmıştır.

Büyük İslam mütefekkiri Bediüzzaman ve talebelerine yöneltilen suçlamaların tamamı, geçmişte yaşayan müminlere yöneltilen iftiraların aynısıdır. Kuran'da, geçmişte yaşamış ve Allah'ın gönderdiği elçilere tabi olmuş müminlerin de "düşük akıllılık", "sığ görüşlülük" gibi asılsız ve çirkin sözlerle itham edildikleri haber verilmiştir:

Ve (yine) kendilerine: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. (Bakara Suresi, 13)

Kavminden, ileri gelen inkarcılar: "Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana , sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, biz sizi yalancılar sanıyoruz" dedi. (Hud Suresi, 27)

Oysa Bediüzzaman ve yanındaki müminler, Allah'a olan güçlü imanları, akılları, vicdanları ile Kuran ahlakıyla hareket eden aklı selim, samimi insanlardı. Ve bu iftiraları atanlar da aslında bunun böyle olduğunu çok iyi biliyorlardı. Nitekim bu iftiraların hiçbiri Bediüzzaman'a ve yanındaki Müslümanlara bir zarar verememiştir. Aksine, bu olaylar karşısında gösterdikleri sabır ve tevekkül, Allah'ın izniyle tüm iman edenler gibi bu kimselerin de manevi olgunluklarının ve Allah'a olan bağlılıklarının artmasına vesile olmuştur.

Bediüzzaman'a karşı yapılan suçlamalardan bir başkası ise, kendine göre bir din anlayışını savunduğu ve çevresindeki kişilere de sözde bu sapkın dini telkin ettiği yönündedir. Bediüzzaman'ın Kuran'a ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetine uymadığı, kendine göre bir din anlayışı oluşturduğu şeklindeki provokasyonların amacı, halkı ve konuyu ayrıntısıyla bilmeyen bazı dindar çevreleri kışkırtarak Bediüzzaman'ı onlara yanlış tanıtmaya çalışmak olmuştur.

Ancak inkarcı kesimin bu iftirası da bir işe yaramamıştır. Çünkü akıl ve vicdan sahibi Müslümanlar, Bediüzzaman'a karşı ortaya atılan bu ''sapkınlık'' iftirasının, Hz. Nuh'a ''... gerçekte biz seni açıkça bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' içinde görüyoruz.'' (Araf Suresi, 60) diyen inkarcıların iftiralarının bir benzeri olduğunu açıkça görmüşlerdir.

Bediüzzaman Said Nursi ise, Risale-i Nur 'da, kendisine yöneltilen iftiralar sonucunda aldığı hapis cezasını ve kendisine çektirilen sıkıntıların güzel ve hayırlı yönlerini şöyle anlatmıştır:

Benim şahsımı çürütmek fikriyle, hiç kimsenin inanmayacağı isnadlarda bulundular. Pek acib iftiraları işaaya (herkese duyurmaya) çalıştılar. Fakat kimseyi inandıramadılar. Sonra pek adi bahanelerle, zemheririn (kışın en soğuk zamanı) en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkif ederek (tutuklayarak), büyük ve gayet soğuk ve iki gün sobasız bir koğuşta tecrid-i mutlak (hücre hapsi) içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa soba yakar ve daima mangalımda ateş varken, zaafiyet ve hastalığımdan zor dayanabilirdim. Şimdi, bu vaziyette hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inayet-i İlahiye ile bir hakikat kalbimde inkişaf (meydana çıkma) etti. Manen: "Sen hapse Medrese-i Yusufiye namı vermişsin; hem Denizli'de sıkıntınızdan bin derece ziyade hem ferah, hem manevi kar, hem oradaki mahpusların Nurlardan istifadeleri, hem büyük dairelerde Nurların fütuhatı (zaferleri) gibi neticeler, size şekva (şikayet) yerinde binler şükrettirdi, her bir saat hapsinizi ve sıkıntınızı, on saat ibadet hükmüne getirdi; o fani saatleri bakileştirdi.41

Bediüzzaman bir sözünde ise, çevresinde kendisiyle birlikte aynı iftira ve zulümlere maruz kalan müminlerin de, bu olaylardan dolayı hiçbir şekilde etkilenmediklerini; ümitsizliğe kapılıp üzülmediklerini şöyle anlatmıştır:

On aydan beri, münafıkların bir resmi memuru elde edip bütün desiseleriyle (hile, entrika) yaptıkları hücum en küçük bir şakirdi (talebeyi) sarsmadı. O iftiraları hiç hükmündedir… Böyle iftiralar, binden bir tesiri bize olmadığı gibi, inşaAllah daire-i Nur'a da zararı olmayacak.

Bediüzzaman'ın ve çevresinde bulunan iman ehlinin, zorluklara, iftiralara ve hileli düzenlere karşı gösterdikleri tavır, tüm Müslümanların kendilerine örnek alması gereken salih mümin tavrıdır. Allah Kuran'da, inkarcıların düzenleri karşısında nasıl bir ahlak gösterilmesi gerektiğini şöyle hatırlatmıştır:

Sabret; senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli-düzenlerden dolayı sıkıntıya düşme. Şüphesiz Allah korkup-sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir. (Nahl Suresi, 127-128)

Nefislerinin Öne Süreceği Bahaneler İnsanların Hz. Mehdi'ye Uymalarını Engelleyecektir

İman edenler, dünyada ve ahirette tek dost ve yardımcılarının Allah olduğunun bilinciyle, yaşamlarının her anında yalnızca Rabbimiz'e tevekkül ederler. Allah'ın yarattığı her olayda birçok hikmet, hayır ve güzellik olduğunu bilirler. Zorluk ve sıkıntıyla karşılaşsalar da, büyük nimet ve bolluk içinde bulunsalar da her türlü durum karşısında itidalli, şükredici ve mütevazı bir tavır içindedirler. Zenginlik ve bolluk onları şımartıp gaflete kaptırmayacağı gibi, zorluklar ve sıkıntılar da yıldırmaz ve gevşekliğe sürüklemez.

Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyen insanlar içinse durum çok farklıdır. Onlar, ahirette yeniden dirilip hesap vereceklerinden gafil oldukları için kendilerine yalnızca dünya hayatını hedef edinirler. Bu nedenle de dünyevi değerlere büyük bir hırsla bağlanır, bunların hiçbir şekilde zarar görmesini istemezler. Böyle bir ihtimalden dahi büyük endişe duyarlar. Aynı durum imanı zayıf ya da münafıkane karaktere sahip olan kimseler için de geçerlidir. Bu ahlakı yaşayan insanlar tarih boyunca, dünyevi menfaatlerine zarar gelir endişesiyle peygamberlerin tebliğlerinden yüz çevirmiş, onların gösterdiği hak yola uymaktan kaçınmışlardır.

Bu durumun sebeplerinden biri ise Kuran'da şöyle açıklanmıştır:

Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)

Ayetin açıklamasından da anlaşılacağı gibi, insanlar kalben ve vicdanen doğru olanı kavradıkları halde nefislerine uydukları için elçilerin kendilerini çağırdıkları gerçekleri reddetmişlerdir. Hadislerde işaret edildiğine göre, tarih boyunca tekrarlanmış olan bu durum tüm peygamberler ve Hz. İsa için olduğu gibi, Hz. Mehdi için de söz konusu olacaktır. İnsanlar bu mübarek şahısların üstünlüklerini vicdanen kavrayacak ancak nefislerinin etkisinde kalarak onların durumlarını anlamazlıktan geleceklerdir. Hz. İsa'yı ve Hz. Mehdi'yi kabul etmemek, onlara destek olmamak ve onlardan uzak durabilmek için ise çeşitli bahanelerin ardına sığınacaklardır. Kuran'da, bu bahane yönteminin, tarih boyunca yaşamış olan tüm münafıkların kullandığı bir yöntem olduğu haber verilmektedir: Vicdanen, kalben ve aklen çok iyi kavradıkları halde anlamazlıktan gelmek ve bunun için de türlü bahaneler bulmak. Peygamberimiz (sav)'le birlikte mücadeleye katılmaktan kaçınan kimseler, sözde "güç yetiremedikleri" (Tevbe Suresi, 42); "evleri açık olduğu" (Ahzab Suresi, 13); "mallarının ve ailelerinin kendilerini meşgul ettiği" (Fetih Suresi, 11)... gibi bahaneler öne sürmüşlerdir. Geçmişte pek çok kez yaşanmış olan bu durum ahir zamanda da yaşanacaktır. İnsanların büyük bir kısmı, menfaatlerine zarar gelir, maddi ve manevi kayba uğrarlar endişesiyle Hz. Mehdi'den yüz çevirecek, hatta ona cephe alacaklardır. Aileler de mallarına, oğullarına ve ticaretlerine zarar geleceğini düşündükleri için bundan korkacak ve Hz. Mehdi aleyhinde tavır alacaklardır. Vicdanları yerine nefisleriyle hareket edecekleri için de içine düştükleri bu durumu fark edemeyeceklerdir. Kuran'da bu durum hakkında şöyle haber verilmektedir:

De ki: " Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resûlü'nden ve O'nun yolunda cehd etmekten (çaba harcamaktan) daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 24)

Oysa Kuran ayetlerinde insanların nefislerinin öne süreceği bu tür bahanelerin geçersizliği bizlere haber verilmiştir. Dolayısıyla Kuran ayetleri doğrultusunda vicdanını kullanarak düşünen her insan, bu konuda doğruyu görebilecek ve Hz. Mehdi ortaya çıktığında onu tanımasına engel olabilecek bu gibi bahanelerin geçersizliğini anlayabilecektir.

Kuran Ahlakından Tamamen Uzaklaşıldığı Bir Dönemde Ortaya Çıkması, Hz. Mehdi'nin Tanınmasını Engelleyecektir

Hadislerde ahir zamanın iki devirden oluştuğu haber verilir. Birinci devir dünyanın maddi ve manevi zorluklar içinde olacağı, insanların büyük bir ahlaki bozulmaya uğrayacakları dönemdir. İkinci devir ise İslam alimlerinin "Altınçağ" olarak adlandırdıkları, Kuran ahlakının dünya üzerinde hakim olacağı bir refah dönemidir.

İnsanların din ahlakından uzaklaşıp nefislerinin peşinden gittikleri, her türlü haddi aşmanın, sapkınlığın, ahlaksızlığın sınırsız olarak yaşandığı bu ilk dönem, Hz. Mehdi'nin ortaya çıkacağı ahir zamanın da önemli işaretlerini oluşturmaktadır. Peygamberimiz (sav)'in bundan yaklaşık 14 yüzyıl önce haber verdiği ve "kıyamet alametleri" olarak adlandırılan bu işaretler incelendiğinde çok olağanüstü bir durumla karşı karşıya olunduğu görülmektedir: Kıyamet alametlerinin çok büyük bir bölümü günümüzde gerçekleşmiş bulunmaktadır. Bu durum Hz. İsa'nın yeryüzüne ikinci kez gelişinin, Hz. Mehdi'nin çıkışının ve Kuran ahlakının tüm dünyada hakim olacağı dönemin yaklaşmış olduğunu bizlere göstermektedir. (En doğrusunu Allah bilir). Ancak diğer yandan ahlaki dejenerasyonun bu kadar şiddetlenmesi, haramların helal sayılması, insanların geçim sıkıntısı içine düşmesi, yoksulluğun artması ve Allah'ın açıkça inkar edilir hale gelmesi gibi olaylar, insanların Allah'ın ve ahiretin varlığını unutarak dünya hayatına dalmalarına neden olmaktadır. Peygamberimiz (sav)'den nakledilen hadis-i şeriflerde ahir zamanda dünyanın peşpeşe içine düşeceği bu karmaşa şöyle bildirilmektedir:

Kıyamet alametleri birbirini takiben meydana gelir. Bir dizideki boncukların art arda kopması gibi.

Fuhuş açık olmadan… kıyamet kopmaz.

Büyüğe saygı, küçüğe merhamet kalkacak. Zina çocukları çoğalacak. O kadar ki kişi sokak ortasında kadınla zina edecek.45

Masum insanlar katloluncaya kadar Mehdi çıkmayacak ve katliamlara yerde ve göktekiler, artık tahammül edemez bir hale geldiğinde zuhur edecektir...

Ahir zamanda ümmetimin başına sultanlarından şiddetli belalar gelir, öyle ki yerler Müslümanlara dar gelir.47

Hz. Mehdi, bütün haramların helal sayıldığı büyük bir fitneden sonra çıkacaktır.

Peygamber Efendimiz (sav) bir diğer hadisinde müminlerin ahir zamanın bu karmaşası içindeki durumlarını şu şekilde haber vermektedir:

Takva sahibi mümin de onların arasında değiştirmeye, düzeltmeye muktedir olamadığı kötülüklerden dolayı tuzun suda erimesi gibi kalbi eriyecek...

Böylesine büyük bir bozulmanın yaşandığı sırada Hz. Mehdi'nin gelişi ve faaliyetleri insanların büyük çoğunluğu tarafından ilk anda fark edilmeyebilir. Kuran ahlakından uzak olan insanlar, Hz. Mehdi'nin çalışmalarını, tebliğinin özünü ve din ahlakını yaymak için yaptığı büyük fikri mücadeleyi tam olarak kavramayabilirler. Dünya üzerinde yaşanan karmaşanın, fakirliğin, savaşların ve ahlaki dejenerasyonun ancak Kuran ahlakının yaşanması ile sona erebileceğini anlayamayabilirler. Bu durumları Hz. Mehdi ve cemaatinin önemini ve çalışmalarının amacını kavramalarını engelleyebilir. Hatta tam aksine Hz. Mehdi ve cemaatinin Kuran ahlakını tebliğ etme yönündeki samimi çabaları bu kişileri rahatsız edip, Hz. Mehdi'ye karşı yapılan haksız suçlamaları, atılan iftiraları desteklemelerine neden olabilir. Onun ve yanındakilerin Kuran ahlakını yaymak için hizmet etmekten vazgeçmelerini ısrarla isterler. Kuran ayetlerinde de iman etmeyenlerin bu sapkın istekleri şöyle haber verilmektedir:

... Onlar sizin inkar etmenizi içten arzu etmişlerdir. (Mümtehine Suresi, 2)

Peygamberimiz (sav)'in hadislerindeki işaretlere göre, ahir zamanda toplumun genelinde oluşan bu ruh hali, Hz. Mehdi'nin halk tarafından teşhis edilmesini ve gerçek sıfatıyla tanınmasını engelleyecektir. İnsanların bu mübarek zatın üstün ahlak özelliklerini, Allah yolunda yaptığı samimi ve faydalı hizmetlerini görmelerine mani olacaktır.

Hz. Mehdi'nin Bir Şahs-ı Manevi Olacağı İddiaları Onun Tanınmasını Engelleyecektir

Peygamberimiz (sav) tarafından ahir zamanda gönderileceği müjdelenmiş, yeryüzündeki fitneleri ortadan kaldıracak, tüm dünyaya barış, adalet, bolluk, huzur, mutluluk ve refah getirecek çok mübarek ve değerli bir şahıs olan Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışı yüzyıllardır İslam ümmeti tarafından beklenen müjdeli bir olaydır. Nitekim rivayetlerde Hz. Mehdi'nin çıkış alameti olarak bildirilen olayların pek çoğunun art arda gerçekleşmesi, bu müjdenin gerçekleşmesinin yakın olduğunun açık bir göstergesidir. Peygamber Efendimiz (sav)'in çok sayıdaki hadisinde ismiyle, vasıflarıyla ve yapacağı işlerle ayrıntılı olarak tarif edilen Hz. Mehdi'nin geleceğine dair Kuran ayetlerinde de işari anlamlarda çeşitli müjdeler vardır.

Bediüzzaman Said Nursi'nin açıklamaları da, Kuran'da yer alan işaretler ve Peygamberimiz (sav)'in hadisleriyle aynı doğrultudadır. Ancak Bediüzzaman'ın eserlerinde kullandığı "şahs-ı manevi" kavramı konusundaki yanlış anlaşılma Hz. İsa gibi, Hz. Mehdi için de söz konusudur. Rivayetlerden ve İslam alimlerinin açıklamalarından Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olmayacağı; fiziksel özelliklerine, karakter ve ahlakına, nesebine (soyuna) kadar detaylı olarak tarif edilmiş mübarek bir şahıs olacağı, açık ve net bir biçimde anlaşılmaktadır. Ancak elbette ki Hz. Mehdi'nin de kendisinden önceki tüm elçiler gibi bir şahs-ı manevisi olacaktır. Hatta rivayetlerde bu şahs-ı manevinin bütün yeryüzünü kaplayacağı bildirilmiştir. Dolayısıyla Hz. Mehdi kendisine tabi olanların yani şahs-ı manevisinin önderi olarak bulunacaktır. Nitekim Bediüzzaman'ın yazılarında da bu konuyu net olarak açıklayan birçok yorum bulunmaktadır. Bediüzzaman'ın aşağıda yer alan sözlerinde Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi değil, bir zatı temsil ettiğine dair açıklamaları, hiçbir ihtilafa yer vermeyecek kadar açık ve nettir. Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi için kullandığı "o zat" ya da "o şahıs" gibi ifadeler, şahs-ı manevi kavramı konusundaki yanlış anlaşılmalara açıklık getirmektedir:

Hem de o eşhasın (o şahısların) şahs-ı manevisine veya temsil ettikleri cemaate ait asar-ı azimeyi (fevkalade eserleri, izleri) o eşhasın (şahısların) zatlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, O EŞHAS-I HARİKA (harika şahıslar, yani Hz İsa ve Hz. Mehdi) çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler

Bediüzzaman bu sözünde Hz. İsa ve Hz. Mehdi için "o eşhas-ı harika" ifadesini kullanarak, her ikisinin de birer şahs-ı manevi değil, birer şahıs olarak geleceklerini açıkça belirtmiştir.

… Ahir zamanın O BÜYÜK ŞAHSI, Al-i Beytten (Peygamberimiz (sav)'in soyundan) olacak.

Bediüzzaman burada da "ahir zamanın o büyük şahsı" sözleriyle Hz. Mehdi'nin ahir zamanda gelecek olan bir şahıs olduğunu tekrarlamıştır. Hz. Mehdi'nin Peygamberimiz (sav)'in soyundan olacağını belirtmiş olması ise, Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi'den bir şahs-ı manevi olarak bahsetmediğini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Zira bir şahs-ı manevinin bir başka insanın soyundan gelebilmesi söz konusu olamaz.

… Ben de onlara demiştim: "Ben, kendimi seyyid (Peygamberimiz (sav)'in soyundan) bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki ahir zamanın O BÜYÜK ŞAHSI, Al-i Beytten (Peygamberimiz (sav)'in ailesinden) olacaktır."52

Bediüzzaman bu sözünde de yine "ahir zamanın o büyük şahsı" diyerek Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi değil bir şahıs olduğunu açıkça belirtmektedir.

Bediüzzaman, "Hz. Mehdi'nin Peygamberimiz (sav)'in soyundan olacağını" bu sözünde de bir kez daha açıklığa kavuşturmaktadır. Yukarıda da açıklandığı gibi, Peygamberimiz (sav)'in soyundan gelebilmesi için Hz. Mehdi'nin ancak bir insan olması gerekmektedir ki Bediüzzaman da bu sözüyle bu gerçeği açıkça vurgulamaktadır.

Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid (içtihad eden büyük İslam alimi), hem en büyük bir müceddid (her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük İslam alimi, yenileyen, yenileyici), hem hakim, hem Mehdi, hem mürşid (doğru yolu gösteren kişi), hem kutb-u a'zam (Müslümanların kendisine bağlandıkları büyük evliyalardan, zamanın en büyük mürşidi) olarak BİR ZAT-I NURANİYİ (nurani şahsı) gönderecek ve O ZAT DA Ehl-i Beyt-i Nebeviden (Peygamberimiz (sav)'in soyundan) olacaktır.53

… bir müçtehid

… bir müceddid

… hâkim

… mehdi

… mürşid

… kutb-u a'zam

… bir zât-ı nuranî

Bediüzzaman'ın bu sözünde kullandığı yukarıdaki sayılan vasıflar, anlamlarından da anlaşılacağı gibi ancak bir kişiye ait olabilecek özelliklerdir.

Ayrıca Bediüzzaman Said Nursi Hz. Mehdi'nin "bir zat-ı nurani" olduğundan bahsetmektedir. Eğer Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olduğunu vurgulamak isteseydi burada "bir zat-ı nuraniden" değil, "bir şahs-ı manevi-i nuraniden" bahsederdi.

Ayrıca burada şahıs kelimesinden önce kullanılan "bir" kelimesi de bu konuyu bir kez daha açıklamaktadır. "Zat" ise yine birlik ve şahıs ifade eden bir kelimedir. Bediüzzaman burada açıkça, "bir zat" ifadesini kullanmıştır; "iki" ya da "birileri" dememiştir. Dolayısıyla Bediüzzaman Said Nursi'nin tüm bu açıklamaları, Hz. Mehdi'den bir şahs-ı manevi olarak bahsetmediğini kesin bir şekilde ispatlamaktadır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Adem Yakup, Şahsı Manevi Yanılgısı)

Bediüzzaman'ın tüm bu açıklamalarından da anlaşılacağı gibi, tarih boyunca gönderilmiş tüm elçiler gibi, Hz. Mehdi de bir şahıs olarak gelecektir. Ancak onun da bir şahs-ı manevisi olacaktır. Onun tebliğ faaliyetinden, mücadelesinden, icraatlarından ortaya çıkacak bir Mehdiyet cereyanı olacaktır. Fakat Hz. Mehdi'nin kendisi de bizzat işin başında olacaktır. Zaten bütün bu olayların gerçekleşebilmesi için en başta Hz. Mehdi'nin bizzat şahıs olarak gönderilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Hz. Mehdi'nin şahs-ı manevisi de ona tabi olandır. Bu şahs-ı manevinin başında da lider olarak kendisi bulunmaktadır. Ancak hem Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde hem de İslam alimlerinin açıklamalarında bu konuya ilişkin izahlar çok açık olmasına rağmen, ahir zamanda Hz. Mehdi'nin bir şahıs değil, bir şahs-ı manevi olacağı iddialarının öne sürülmesi insanların bu konuyu doğru değerlendirebilmelerini engelleyecek olabilir.

Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olarak geleceğine inanmaları, bu insanların, bu kutlu şahsın gelişini beklemelerini, onu tanımaya ve bulmaya çalışmalarını ve böylece onu fark etmelerini engelleyecek olabilir. (En doğrusunu Allah bilir)